Atatürk ve Cumhuriyet Araştırmaları Bölümü Osmanlı Araştırmaları Bölümü ve
Şevket Rado Yazma Kitaplığı
Bizans Araştırmaları Bölümü ve
Semavi Eyice Kitaplığı
Kuruluş Amaç Yönetim
Kütüphane Hakkında Katalog Tarama Elektronik Kaynaklar Yararlı Linkler İstek Formu Bize Ulaşın



Suna ve İnan Kıraç Vakfı
İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Sergileri



İstanbul Araştırmaları Enstitüsü sergi ziyaret saatleri;


Pazartesi – Cumartesi     10.00 – 19.00
(Pazar günleri kapalıdır.)

Yeni Sergi


AHŞAP İSTANBUL
Konut Mimarisinden
Örnekler

Sergi: 31 Ekim 2008 - 15 Mart 2009
Arşiv




ÜÇ KİTAPLI KENTLER
19. Yüzyıl Fotoğraflarında
Kudüs ve Kutsal Topraklar

Sergi: 09 Eylül 2008 - 19 Ekim 2008



Uzun Öyküler
Melling ve Dunn'ın
Panoramalarında İstanbul

Sergi: 29 Mayıs 2008 - 23 Temmuz 2008





Saltanatın Dervişleri
Dervişlerin Saltanatı

İstanbul'da Mevlevilik

Sergi: 15 Kasım 2007 - 30 Mart 2008





Millet Yazma Eser Kütüphanesi’nden bir seçme
ALİ EMÎRÎ EFENDİ ve Dünyası
Fermanlar, beratlar, hatlar, kitaplar

Sergi: 24 Ocak 2007 - 1 Temmuz 2007





“Osmanlı Mimarı” D`Aronco
1893 - 1909 İstanbul Projeleri
Restorasyonlar, projeler, kitaplar

Sergi: 18 Eylül 2006 - 15 Aralık 2006
Sergi Listesi

“Osmanlı Mimarı”
D`Aronco
1893 - 1909 İstanbul Projeleri
Restorasyonlar, projeler, kitaplar


Sergi: 18 Eylül 2006 - 15 Aralık 2006

“Osmanlı Mimarı” D’Aronco sergisi, 1893-1909 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun kozmopolit başkenti İstanbul’da yaşamış ve birçok önemli yapıya imza atmış İtalyan mimar Raimondo D’Aronco’nun (Gemona 1857 – Sanremo 1932), bu kentte kaldığı süre içinde gerçekleştirdiği proje, çizim ve krokileri, yüz yıl sonra, yine bu kentte bir arada görme olanağını veren bir derleme. D’Aronco, günümüze ulaşan görkemli mimari anıtlarından da anlaşıldığı gibi, yüzyıllar boyunca farklı kültürlerin buluşma noktası olan bu ayrıcalıklı gözlem noktasından Avrupa’nın uluslararası Art Nouveau hareketine katılmış ve İslam-Osmanlı sanatı üzerine düşünceleriyle bu harekete katkıda bulunmuştur.

D’Aronco’nun katkısı, Viyana’da odaklanan mimari araştırmanın karakteristik özelliğini oluşturan bir tema içinde yer aldığı için daha da önemlidir: Bu tema, genius loci niteliğiyle halk sanatının yeniden keşfidir ve amacı, ulusal kimliği belirleyen anlatım biçimlerine, dillerin ve kültürlerin etkileşimi çerçevesinde yeni bir canlılık kazandırmaktır.


Bu son derece zengin bağlamda D’Aronco’nun yapıtı, orta Avrupa’da sürmekte olan kültürel tartışmayla İslam sanatı arasında bir köprü niteliği taşır; mimar bu köprü işlevini yerine getirirken, Macaristan’da olduğu kadar Viyana’da da yandaşları olan Doğu-Batı etkileşimine yönelik bir ilginin izinden gider.

D’Aronco’nun önerileri dekoratif yönlerle sınırlı değildir, organik bir bütün olarak mekânı içerir. Buna bağlı olarak, 1903-1906 yılları arasında Boğaziçi’nde çoğunlukla sarayla bağlantılı seçkin bir müşteriler grubu için yaptığı birçok yalı, ayrıca kent içinde yaptığı binalar (Yıldız yokuşu üstünde çeşme, türbe ve kütüphane, Arnavutköy’de Memduh Paşa yalısının kütüphane ve koleksiyon salonu, Kireçburnu’nda Cemil Bey evi, Galata’da mescit, Tarabya’da İtalyan Büyükelçiliği binası), bize Türk mimari kültürünü yenileme gibi tutkulu bir hedefi olan araştırmasının ana temalarından bazılarını açıklığa kavuşturma olanağını verir.

D’Aronco, modernleşme konusunda Avrupa sanatıyla buluşmanın yolunu açarak, “Türklük” ruhunun yakalanabileceğini kanıtlar. Bu, nostaljik tutumlardan arınmış bir yaklaşımla yararlanılan geleneği ihmal etmeksizin, yeni yapım tekniklerinin ve yeni malzemelerin benimsenmesi anlamına gelir.


Osmanlı mimarisinin tarihi ve teknikleri konusundaki bilgi birikimi, önemli ölçüde restorasyon alanında gerçekleşen bir mesleki etkinlik süreci içinde olgunluk kazanır; çünkü D’Aronco 1894 depreminden sonra, sultanın verdiği görev üzerine başkentin birçok anıtının onarımında görev almıştır ve bunların arasında Ayasofya’yla Mimar Sinan’ın yapıtı Mihrimah Sultan Camisi’nin de vardır.

D’Aronco’nun uygulama deneyimi, batılı temalara ilişkin kitapların yanı sıra, kitaplığı için satın aldığı İslam sanatı ve mimarisi kitaplarının da açıkça gösterdiği gibi, eleştirel-tarihsel incelemelerinin kuramsal altyapısıyla birleşir. Mimarın, içinde çalıştığı kültürel bağlamı, derinlemesine tanınması açısından önemli olan bu değerli malzeme, mimarın vasiyetnamesindeki açık beyanıyla Udine Kent Kitaplığı’na bağışlanmıştır. Udine Modern Sanat Galerisi’nde korunan çizim ve eskizler de bilimsel ve kültürel açıdan uluslararası önem taşıyan bir mimarlık arşivi oluşturur.




D’Aronco, etkinliği süresince, ister Osmanlı canlanması biçimlerinden yararlanma (Sultanahmet Meydanı’nda Yeniçeri Müzesi ve Ziraat Bakanlığı Binası, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane Binası), ister orta Avrupa’daki Sezession hareketiyle ilişki kurma söz konusu olsun, o an gerçekleşmekte olan gelişmeleri yakalamayı başarır; ve bunu, bir an bile durmasına izin vermeyen bir “anlatım huzursuzluğu”nun göstergesi niteliğindeki kişisel yorum perspektifinden vazgeçmeden yapar.

D’Aronco’nun çizimdeki ustalığı ve ailesinin inşaat şirketinde edindiği deneyimden kaynaklanan şantiye çalışması pratiği, coşkulu ve yaratıcı düş gücünü destekleyen bir öğedir.


Proje çizimleri, eskizleri ve kitapları, Babıâli için bir imparatorluk mimarı olarak etkinliğine tanıklık eder; sergide bunlar, tıpkı bir taslak ve projelendirme çalışmasında olması gerektiği gibi, kesişmeler ve göndermelerden oluşan kesintisiz bir ilişkiler ağı içine yerleştirilmiştir. Sergilenen malzemeler, bu sergi sayesinde uluslararası düzeyde gündeme gelme yönünde önemli bir fırsata kavuşan Udine kültür kurumlarının sanatsal varlığının bir parçasını oluşturmaktadır.


Millet Yazma Eser Kütüphanesi’nden bir seçme
ALİ EMÎRÎ EFENDİ ve Dünyası
Fermanlar, beratlar, hatlar, kitaplar


Sergi: 24 Ocak 2007 - 1 Temmuz 2007

Geçmişin kültür mirasının, özellikle de bu mirasın kolayca yok olabilecek bazı kırılgan parçalarının zamanın tahribine uğramadan günümüze ulaşabilmiş olmasını, bütün hayatlarını bu nesneleri toplamaya, korumaya ve gelecek kuşaklara aktarmaya adamış bir dizi adsız kahramana borçluyuzdur çoğunlukla. Geçmiş dönemlerin birçok önemli ürünü, bu değerbilir insanlar sayesinde savaşlardan, yıkımlardan ya da doğal afetlerden kurtulmuş ve yüzyılların menzillerini sağ salim katedip, günümüzün modern müze ya da kütüphane koleksiyonlarında yerlerini almışlardır.

Pera Müzesi ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü salonlarında iki bölüm halinde açılan Ali Emîrî Efendi ve Dünyası sergisi, işte bu insanlardan birinin sıradışı serüvenine ışık tutan bir sergi. Çöken imparatorluğun yıkıntıları arasından toplayıp yaşamı boyunca titizlikle koruduğu, sonra da kendi kurduğu Millet Kütüphanesi’ne bağışladığı ferman, kitap ve hatların yanı sıra Ali Emîrî Efendi’nin “kültür insanı” kimliğini öne çıkaran özel eşya ve belgeleri arasından yapılmış bu derleme, onun tutkuyla bağlandığı bir dünyaya heyecan verici bir yolculuk niteliği taşıyor.





Ali Emîrî Efendi (1854 Diyarbakır - 1924 İstanbul)

Osmanlı taşrasının önde gelen merkezlerinden Diyarbakır`da doğdu. Düzenli bir eğitim görmedi. Taşrada görev yapan bütün Tanzimat memurları gibi ömrü, imparatorluk coğrafyasını bir uçtan diğerine adımlamakla geçti. Gittiği her yerde kaderine terkedilen nadide kitapları topladı. Elde edemediklerini bizzat kendisi kopya ederek kaybolmaktan kurtardı. Kitaplar onun için bir koleksiyon malzemesi değil, okunarak geçmişi keşfetmenin birer aracıydı. Yaşadığı çağın modernleşme hareketlerine fazla ilgi duymadı. En büyük tutkusu, Osmanlı-Türk geçmişini yeni kuşaklara tanıtmaktı. Bunun için Millet Kütüphanesi`ni kurdu ve kitaplarını milletine bağışladı.

Ali Emîrî Efendi, şair, tarihçi, biyografi yazarı ve yayıncıydı. Dîvânu Lugâti`t-Türk`ü keşfeden bir kitap meraklısı olarak tanındı. Hiç evlenmedi, hiç fotoğraf çektirmedi ve Beyoğlu’na hiç adım atmadı. Hayatını kitapları ve kedileriyle geçirdi.


Pera Müzesi (3. kat) ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü sergi salonlarında yer alan Ali Emîrî Efendi ve Dünyası sergisi, üç ana bölüm üzerine kurgulandı. Birinci bölümde, Kanuni'den Sultan Reşad'a uzanan 500 yıllık bir dönemin tuğra, hat ve tezhip şahaserleri olan ve bugüne kadar günışığına çıkmamış 49 adet ferman ve berat yer alıyor. İkinci bölüm ise hat sanatının büyük ustalarına ait 31 adet kıt`a ve levhayı kapsıyor. Şeyh Hamdullah, Hâfız Osman, Yedikuleli Seyyid Abdullah, Şeyhülislâm Veliyüddin Efendi, İsmail Zühdi, Mahmud Celaleddin ve Kadıasker Mustafa İzzet Efendi`nin kaleminden çıkma hatlar, Osmanlı estetiğinin ulaştığı baş döndürücü zirveyi gözler önüne seriyor. Üçüncü ve son bölüm, Ali Emîrî Efendi`nin bütün ömrü boyunca topladığı muhteşem ve nadir yazma kitaplardan bir seçme. Osmanlı padişahlarına ait dîvânlar; tıp, coğrafya, tarih ve tasavvuf konulu bu geniş yelpazede 69 adet kitap sergileniyor. Ali Emîrî Efendi`nin 1914`te keşfettiği ve dünyadaki tek nüshası Millet Kütüphanesi`nde olan, 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud`un yazdığı efsane kitap Dîvânu Lugâti`t-Türk ise, ilk defa bu sergide yer alıyor.





Saltanatın Dervişleri
Dervişlerin Saltanatı

İstanbul'da Mevlevilik


Sergi: 15 Kasım 2007 - 30 Mart 2008

Mevlana Celaleddin Rumi’nin 800. doğum yıldönümü nedeniyle Unesco’nun 2007 yılını bu büyük mutasavvıfa ayırmasından yola çıkarak, Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul’un tasavvuf tarihine ışık tutmak ve Mevlana’yı bir kez daha saygıyla anmak amacıyla “Saltanatın Dervişleri, Dervişlerin Saltanatı: İstanbul’da Mevlevîlik” sergisini hazırladı.

13. yüzyıl sonlarında, toplumsal ve kültürel kökleri açısından İslam ortaçağına ait mistik bir kurum olan Mevlevîlik, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethiyle Konya’dan İstanbul’a uzanan yolda, İstanbul’un Avrupa rönesansına dönük yüzü nedeniyle Dünya üzerindeki yerini alır. Yüzyıllar boyunca süren tarihsel süreklilik içinde, Asya kökenli bir zihniyet olmaktan, Doğu-Batı arasında entelektüel ve tinsel bir köprü olmaya giden Mevlevîlik, 1491’de kurulan Galata Mevlevîhanesi’yle birlikte Balkanlar ve Akdeniz coğrafyasına yayılma imkanı bulur ve ardından, İstanbul Mevleviliği’nin temelleri 17. yüzyıl ortalarından itibaren İstanbul’daki Mevlevi şeyh aileleri tarafından atılır.






Sözün zerafetini, kalbin evrenselliğini ve ruhun yüceliğini temsil eden İstanbul Mevlevîleri, ortaçağ tasavvuf kültürü içinde şekillenmiş Mevlevi sembolizmini, gündelik hayatın dokusuna yayarak, maddeye ruh veren çabayla, giyim kuşamdan sıradan eşyaya, sanat eserinden konuşma diline kadar geniş bir kültür yelpazesinin mimarları olmuşlardır.

Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Osmanlı İmparatorluğu’nun görsel arşivinde önemli bir yer tutan İstanbul Mevleviliği’ne ait levha, gravür, fotoğraf ve gündelik hayata ilişkin objelerden oluşan, küratörlüğünü Ekrem Işın’ın, danışmanlığını Prof. M. Baha Tanman’ın yaptığı “Saltanatın Dervişleri, Dervişlerin Saltanatı: İstanbul’da Mevlevîlik” sergisiyle, sema eden, ney üfleyen dervişlerin büyülü, evrenine doğru gizemli bir yolculuğa çıkıyor.

İstanbul Mevlevîliği, tarih içinde önemli bir siyasi rol üstlenmekle birlikte, Osmanlı kültür dünyasını şekillendiren kültürel üretim boyutuyla, musikiden hat sanatına, edebiyattan mimariye uzanan çizgi üzerinde, Doğu ile Batı arasındaki entelektüel ama aynı zamanda tinsel bir köprü olması nedeniyle de özel olarak incelenmesi, araştırılması gereken, yüzyıllara yayılmış bir olgudur.



Uzun Öyküler
Melling ve Dunn'ın Panoramalarında İstanbul


Sergi: 29 Mayıs 2008 - 23 Temmuz 2008

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, imparatorların ve sultanların kentine Uzun Öyküler: Melling ve Dunn Panoramalarında İstanbul başlıklı sergiyle görsel bir pencere açıyor. Kentin tarihsel topografyasına odaklanan bir mikro tarih çalışması niteliğindeki serginin küratörlüğünü Ekrem Işın, danışmanlığını M. Baha Tanman üstlendi.

Panoramalar görsel kent öyküleridir. Uzayıp giden görüntülere imparatorların, sultanların gölgeleri düşer; göğe yükselen iktidar sembollerini gündelik hayatın kültürel dokusu, mimari kurgu ve doğa kuşatır. Panoramaların amacı, gözün ilk bakışta algıladığı bu uygarlık dekoru önünde, bir baş kahraman olarak tarih sahnesine çıkan kent imgesine tanıklık etmektir.



Panoramik kent görüntüleri Rönesans döneminde ortaya çıktılar. Ortaçağ’da yeni yaşam alanları olarak beliren kentler, keşfedilen kültürel coğrafyanın sınırları genişledikçe eski haritacılık tekniklerini de dönüşüme uğratırlar. Panoramik haritalar 15. yüzyıldan itibaren Rönesans insanının bu kentlere bakışını yansıtır. Bu bakış açısında kent ve onu inşa eden siyasi otorite birbiriyle bütünleşmiştir. “Papa’nın kenti”, “Halife’nin kenti” ve “Sultan’ın kenti” kavramları, panoramik gravürün sağladığı yeni görsel olanaklarla insanların zihnine farklı uygarlık tasarımlarını yerleştirirler.

Sergiyi oluşturan Antoine-Ignace Melling ve Montagu B. Dunn’ın İstanbul panoramaları, kentin modernleşme tarihine ışık tutan çarpıcı belgelerdir. Melling, Aydınlanma Çağı’nın ideallerine bağlılığını, 18. yüzyıl sonu İstanbulu’nun panoramik tarihsel topografyasındaki gerçekçi yaklaşımıyla kanıtlar. Dunn ise, Kırım Savaşı (1853-1856) sırasında geldiği İstanbul’u Tanzimat sonrası yeni çehresiyle yansıtır. Her iki panorama da, modernizm sürecindeki İstanbul’un değişen kent imgesini gözler önüne seren bilimsel birer tanıktır.



Antoine-Ignace Melling (1763-1831), Aydınlanma Çağı’nın İstanbul’a armağan ettiği yaratıcı insanların başında yer alır. Sanatçı bir ailede doğan Melling 1782’de Doğu yolculuğuna çıktı. Rusya Elçisi Bulgakov’un himayesinde 1784’te İstanbul’a geldi. Yakın çevresinde Choiseul-Gouffier ve Mouradgea D’Ohsson gibi dönemin tanınmış isimleri vardı. III. Selim’in (1789-1807) kızkardeşi Hatice Sultan’la tanıştı ve onun Defterdarburnu Sahilsarayı’nın dekorasyonuyla bahçe düzenlemesini gerçekleştirdi. Bu çalışmalarıyla III. Selim’in dikkatini çekti ve saray mimarı olarak görevlendirildi. Beşiktaş Sarayı, Top Kapısı Sahilsarayı projesi, Çırağan Sarayı ve Şerifler Yalısı onun imzasını taşımaktadır.

Melling’in panoraması, fotoğraf öncesi dönemin son İstanbul tanıkları arasında en önemli yeri işgal eder. Sergideki eser, onun ünlü İstanbul gravürüne temel oluşturan eskizidir. Mimarlık ve mühendislik eğitimini sanatçı yeteğiyle kaynaştıran Melling, kentin ruhuna nüfuz edebilmiş, III. Selim döneminin gündelik hayata getirdiği modernizmin başlıca mimarlarından biri olmuştur. Panorama, gerçekçi yaklaşımıyla dikkati çekmektedir. Topkapı Sarayı’nın sahil kesimindeki yeni yapılaşmayı bütün ayrıntılarıyla bu panoramadan izlemek mümkündür. Şevkiye Köşkü, Yeni Bahçe ve Top Kapısı Sahilsarayı da bu yapılardan bazılarıdır.



Montagu B. Dunn ise 1855’te İstanbul’a genç bir deniz teğmeni olarak geldiğinde Kırım Savaşı (1853-1856) nedeniyle askerî üsse dönüşmüş bir kentle karşılaşır. Avrupalı mühendis ve mimarların projelerinde İstanbul âdeta yeniden doğmaktadır. Bâb-ı Seraskerî Yangın Kulesi, Rus Sefarethanesi, Nusretiye Camii, Mecidiye Kışlası ve Dolmabahçe Sarayı gibi kent siluetinde yerini alan mimari yapılardan gündelik hayatın genişleyen kozmopolit dokusuna kadar çarpıcı modernleşme görüntülerini Dunn panoramasında izlemek mümkündür.

Uzun Öyküler: Melling ve Dunn Panoramalarında İstanbul, hem görsel bir şölen, hem de panoramik gravür sanatına damgasını vurmuş bir kentin kimliği üzerinde izleyiciyi yeniden düşünmeye zorlayan bir tarih araştırması...



ÜÇ KİTAPLI KENTLER
19. Yüzyıl Fotoğraflarında Kudüs ve Kutsal Topraklar


Sergi: 09 Eylül 2008 - 19 Ekim 2008

Sadrazam Kâmil Paşa Albümü ve Yerel Fotoğrafçılar

Sadrazam Kâmil Paşa’ya sunulan fotoğraf albümü, Kutsal Topraklar’a ait 111 adet görüntüyü kapsar. Bu fotoğraflardan bir kısmı, Kudüs Ermeni cemaatine mensup Garabed Krikoryan tarafından çekilmiştir. Krikoryan’ı fotoğraf sanatıyla tanıştıran, Kudüs’teki yerel fotoğrafçıların ilki Yessayi Garabedyan’dır. 1859’da Kudüs Ermeni Manastırı’nda kendi stüdyosunu kurmuştur. Mendel John Diness, Peter Bergheim, Davud Sabunci, Leon Katz, Halil Raad ve Yeşayahu Raffaloviç, yerel fotoğrafçılığın 19. yüzyıl sonlarındaki önemli ustaları arasında sayılırlar.


Kudüs: İnanç ve Tutkunun Kenti

Peygamberler ve krallar, Kudüs’ün mitolojisini birlikte inşa ettiler. Yeryüzü ve gökyüzünün tahtı hep bu kentte kuruldu. Hz. Dâvûd’dan Hz. Süleyman’a ve Hz. İsa’dan Hz. Muhammed’e kadar inanç coğrafyasının tek kutbuydu. Ortaçağ’da dünya haritasının merkezindeki Roma’nın yerini aldı. Haç’ı kabul edenlerin rüyası, Emevî, Abbasî, Eyyubî, Fatımî halifelerinin, Memlûk ve Selçuklu sultanlarının vazgeçilmez kutsal toprağıydı. Kent 1516’dan 1917’ya kadar Osmanlı yönetiminde barışı tanıdı. Öncesinde ve sonrasında insanlığın gözyaşı hiç eksik olmadı.



Kutsal Topraklar’da İlk Fotoğrafçılar

1833’te İngiliz kâşif Frederic Catherwood, Kutsal Topraklar’da camera lucida’yı kullanarak Harem-i Şerif’in ilk görüntülerini elde eder. Kutsal’ın üzerindeki perdeyi kaldıran Catherwood’u İskoç rahip Alexander Keith izler. Amacı Kutsal Kitap metnini görüntüyle desteklemektir. Bu anlayış Doğu’ya özgü İngiliz pitoresk fotoğrafçılığının temellerini atar. 1844’te Joseph-Philibert Girault de Prangey, farklı bir tarz dener ve Kutsal Topraklar’daki İslâm mimarisi üzerinde yoğunlaşır. Böylece İngiliz pitoreskine karşı Fransız belge fotoğrafçılığının ilk ürünleri ortaya çıkar. Kutsal Topraklar’ın geçmişini günümüze aktaran fotoğrafçılar, genellikle bu belgeci ekolden yetişmişlerdir.




Yafa, Remle, Gazze

Kudüs’ün kutsal yörüngesinde dönen Yafa, Remle ve Gazze, âdeta bu kentle kader birliği etmişlerdir. Kutsal kent ne zaman el değiştirse, diğerleri de onu izler. Yafa, Kudüs’ün ticari limanıdır. Emevî halifesi Süleyman b. Abdülmelik’in Remle’yi kurmasıyla Yafa’nın önemi daha da artmıştır. Gazze ise, Mekke’den gelen tüccarların başlıca konaklama noktası ve Hac yolunu Akabe’ye bağlayan köprüdür. İdari açıdan Gazze, Remle’yi de içine alan bir “Sancak”tı. Her üç yerleşim merkezi 1516-1917 yılları arasında Osmanlı yönetimine bağlı kaldı.




AHŞAP İSTANBUL
Konut Mimarisinden Örnekler


Sergi: 31 Ekim 2008 - 15 Mart 2009


İstanbul manzarasında 20. yüzyıl ortalarına kadar son derece belirgin olan ahşap yapılar ne yazık ki dramatik bir süreç içinde yok olmuştur. Alman Arkeoloji Enstitüsü İstanbul Şubesi, geçmişi 1960’lı yıllara kadar uzanan birçok araştırmasında Ahşap İstanbul yapılarıyla ilgilenmiştir. Bu araştırma çalışmalarının bütününe bakıldığında - Amcazade Yalısı’yla 17. yüzyıldan başlayan ve 20. yüzyılın başlarına ait Büyükada’daki bir konuta varan zaman dönemine ilişkin genel bir fikir edinilebilir. Sergide, tipolojik olarak, Boğaziçi’nin muhteşem yalılarından, Zeyrek’te bulunan küçük burjuva konutlarına kadar eski ahşap evlerin tüm çeşitliliğine yer verilmiştir. Kapsamlı olarak belgelenen Zeyrek mahallesi, sergide ayrı bir bölümde yer almış, özellikle ahşap evlerin yapım tekniği de incelenmiştir, bu bağlamda eski araç gereçler ve Amcazade Yalısı’nın ayrıntılı bir konstrüksiyon maketi de görülebilir. Sergi, Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün zengin arşivinden birçok tarihi fotoğrafla tamamlanmıştır.


Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı

İstanbul’un en eski yapılarından biri olan ve 17. yy’a tarihlenen bu ahşap yalı, Anadoluhisarı’nın kuzeyindedir. Günümüze ulaşamamış büyük bir yapı kompleksinin divanhanesidir. Muhteşem iç dekoruyla Osmanlı yapı sanatının en önemli örnekleri arasında yer alan Amcazade Yalısı’nın ilk kez 2007 yılında konstrüksiyonu da dahil, ayrıntılı bir rölövesi yapılmıştır. Bu narin yapı bulunduğu kötü duruma rağmen hâlâ güzelliğini korumaktadır.


 

Sadullah Paşa Yalısı

Çengelköy’de bulunan ve 18. yy sonlarında inşa edilen Yalı, zaman içinde yok olan büyük bir yapı topluluğunun harem dairesidir. Olağanüstü mekân anlayışı açısından, döneminin ve Osmanlı yapı sanatının en önemli eserleri arasında yer almaktadır. 2004 yılında yapılan araştırmalarda yapıya özellikle biçimsel yaklaşılmışsa da, tavan planından anlaşılacağı üzere, mimari bezemeler de incelenmiştir.



Halet Çambel Yalısı

19. yy’ın ilk çeyreğinde yapılmış olduğu düşünülen Prof. Halet Çambel’in Arnavutköy’deki konutunun, 1978 yılında ayrıntılı bir rölövesi yapılmıştır. Bir zamanlar deniz kenarında olan yalın ve asil yapının bezemelerinden büyük bir kısmı günümüze kalmıştır. Set set yükselen geniş bahçesi de halen korunmaktadır.




Kıbrıslı Yalısı

Küçüksu / Kandilli’de bulunan Kıbrıslı Yalısı, Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından 1962 yılında incelenmeye başlamıştır, belgelenen en büyük yapılar arasındadır Geniş bir alana yayılan yalı, 19. yy ortalarında, o dönemde kullanılan üç sofalı plan (üç büyük dağılım mekânı) tipinde yapılmıştır. Bugünkü durumu birkaç tadilat sonucudur. Bunlar arasında, yapının batısındaki bahçe ve limonluk sayılabilir. Boğaz’a bakan yalın, klasik tarzdaki cephesi, büyük oranda özgün durumunu göstermektedir.




Mazlum Ağa Köşkü

Altunizade’deki Mazlum Ağa Köşkü, İstanbul’un kent dışında -geniş bahçeler içinde- pavyon benzeri, bağımsız yazlık ev plan tipini temsil etmektedir. Olasılıkla 1860 yıllarında av köşkü olarak yapılmış olan yapı 1978 yılında belgelenmiştir. Günümüzde İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu tarafından kullanılmaktadır ama özgün doğal bağlamından oldukça kopuk durumdadır.




Alman Büyükelçiliği Yazlık Konutu

Tarabya’daki yapı 1880’li yıllarda eski bir yalının yerine inşa edilmiş bir grup ahşap evden oluşmaktadır. Geniş koru, 1880’de II. Abdülhamit tarafından Alman devletine armağan edilmişti. Özellikle ana binada – Büyükelçilik konutunda – zengin bir cephe etkisine ulaşmak amacıyla oryantal formları kullanma çabası belirgindir.




Kayserili Ahmed Paşa Konağı

Süleymaniye’deki Kayserili Ahmed Paşa Konağı, şehir içi büyük konutları için önemli bir örnektir. Bu tip konaklara eskiden İstanbul’da birçok semtte rastlanırken günümüzde çok nadirdir. Bina 1890’lerde inşa edilmiş, 1978’de belgelenmiştir. Hemen hemen yıkılmak üzereyken restore edilerek önemli, zengin iç dekoru günümüze kadar korunmuştur.

Altın Ordu Caddesi 20, Büyükada

İstanbul’daki mevcut tarihi ahşap evlerin büyük bir bölümü halen Adalar’da bulunmaktadır. Bunlara Büyükada Altın Ordu Caddesi 20 numaradaki, olasılıkla 1900’lü yılların başında inşa edilmiş ev de dahildir. Oturduğu parselin küçüklüğüne karşın, bu mütevazı küçük burjuva binasına, cumba gibi unsurlarla gösterişli bir etki kazandırılmaya çalışılmıştır. Altın Ordu Caddesi 20 numarada bulunan ev, 1920’li yıllarda yerini yığma binaların aldığı İstanbul ahşap evlerinin son kuşağını temsil etmektedir.


Zeyrek

Zeyrek Camii (Pantokrator Manastırı Kilisesi) civarında bulunan mahalle, tarihi yarımadanın 20. yüzyılın başlarındaki büyük yangınlarından ve ardından gelen yenilemelerden sonra eski haliyle kalabilmiş çok az bölgesinden biridir. Bölgenin 1970’li yıllara kadar korunmuş büyük, bitişik nizam ahşap evleri, dönemin İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü Müdürü Wolfgang Müller-Wiener ve Johannes Cramer’e (TU Darmstadt) geniş kapsamlı bir belgeleme projesi için fırsatı oluşturmuş, projeye Karlsruhe ve İstanbul Üniversiteleri de katkıda bulunmuşlardı. 1977-1978 yıllarında 50 kadar ahşap ev mevcut durumuyla kayda geçirilmiş, proje sonunda ise tüm mahalle belgelenmiştir. Bu çalışmayla binaların yalnızca küçük bir bölümünün 1900’den önce inşa edilmiş olduğu, ancak bununla birlikte mahallenin yapısı ve mimari tarzının önemli ölçüde daha eski gelenekleri yansıttığı anlaşılmıştır. 1977/78’de kaydedilen bu yapıların birçoğu günümüze ne yazık ki ulaşmamıştır.




Sergi Listesi